Çıplak Portre (Michel Tournier)

Çıplak Portre (Michel Tournier)

Anası babasıyla oturduğu Poitiers’den yazmıştı. On dokuz yaşında bir kızdı. Fransız yazınında çocuk yiyen dev konusunda bir yüksek lisans tezi yapmak istiyordu. Bu konunun kuyumcusu olduğum düşüncesindeydi. Kendisine bir randevu vermeyi kabul eder miydim?

Ettim, verdim. Kısacası, bir nisan sabahı, köyümün küçük istasyonuna onu almaya gittim. Ben erkek deve benzemediğim gibi o da dişi deve benzemiyordu. “Unisex” giysilerin sildiği bir görüntü üzerinde, güzel, sivri, nerdeyse kesici, kestirme bir yüz, fazla ağırbaşlı. Nerdeyse yaşına göre diye ekleyecektim, gençlikle kaygısızlığı, yirmi yaşla yaşam karşısında oburluğu birleştirme alışkanlığımız öylesine güçlü. Sanki yirmi yaşında olmak kolay ve eğlenceliymiş gibi! Yuvarlak yanaklar ve oradan oraya atlayan gözler belki de yaşama yerleştikten sonra, güven verici kesinliklerle, rahat çevrelerle gelecekti.

Evi, yazı atölyesini, kitap kalesini, resim ambarını gördü. Gelecek romanın dölyataksal (1) parçalarının yayılmış masadan çok, fotoğraf laboratuvarına, eski 4×5 İnç MPP İngiliz makinesinden Minolta’nın en son örnekçe sine dek fotoğraf makinelerine ilgi gösterdi. Sonra da, uzun uzun, buradan çıkmış olan denemelerin-portrelerin, görünümlerin, çıplakların üzerine eğildi.

“Sizin de fotoğrafınızı çeksem?”

“Evet ya, neden olmasın?”

“Makinelerle ışığı hazırlayayım.”

“Ben de yandaki odada hazırlanayım.”

  1. Dölyatağına “gebeliğin gerçekleştiği iç örgen”, diyor sözlük. Aynı tanım beyine, bir başka gebeliğin gerçekleştiği şu öteki iç örgene de uyabilir.

Ne yalan söylemeli, evet, birkaç düzlemden oluşmuş bu yalın yüz, dışa vurmuş gizlemi olabilecek olanın-olayların, nesnelerin, kişilerin-bekleyişi içinde tükenen bu ateşli bakış hoşuma gidiyordu. Her türlü dekoru silip karla kaplı bir alan gibi konuyu yalıtmayan ak kâğıt fonu açtım. Biner vatlık iki spotu taktım. Portre çekiminde benzersiz olan 90 mm’lik Elmarit objektifi seçtim.

“Hazır mısınız?”

“Hazırım.”

Ayaklarına serilen ışıktan oluşan göz kamaştırıcı plajda korkusuzca ilerledi. Bir yanlış anlama mı olmuştu? Cennet’te Havva gibi çıplaktı. “Fotoğraf” derken “portre” diye düşünmüştüm. O “çıplak” anlamıştı. Ama bir şaşırttı daha vardı: bu beden yüzünün haber verdiği beden değildi -çok uzaktı ondan- : hoşluklarla, yuvarlaklıklarla dolu, alımlı, nerdeyse ürkek, olabildiğince dişi bir bedendi. İnsan varlığının iki “kat” ı arasındaki bu çelişkiyle ilk kez karşılaşmıyordum. Daha önce de iyiden iyiye çökmüş bir yaşlı adam maskesi altında çeviklik ve tazelikle görkemli bedenler, gevşeyip şişmiş tuluklar üzerine oturtulmuş porselen gibi ince ve kuru başlar, şakacı ve uçarı bir sivri küçük kız yüzü giymiş, verimlilikle dolup taşan görkemli anaç kadın bedenleri görmüştüm.

Bir çıplak fotoğrafında yüz -ruhun gözbebeği- ile beden -toprağın dost cisim leşimi- arasındaki zorunlu uyumun ne tehlikeli bir denge oluşturduğu bilinince, kendisiyle uyuşmayan bir ağzın, bir burnun, iki gözün varlığı nedeniyle hayranlık verici bir tenin görüntülerinin nasıl bozulduğunu görmüş olunca, insan fotoğrafçının kararsızlığını anlar. Ne yapmalı? İçgüdüyle, sıkı sıkı portre tasarıma sarılıyordum. Fotoğraf demiştim ama portre diye düşünmüştüm. Vazgeçmeye yanaşmıyordum. Böylece Havva’mın bir dizi portresini çektim…

Şimdi bu portreler gözlerimin önünde ve onlar yardımıyla bir şey bulguladığıma inanıyorum içtenlikle. Hem portre vardı, hem de çıplak fotoğrafı. Çıplak-portreyi bulmuştum. Bir kadının, bir adamın, bir çocuğun çıplak -portresini mi yapmak istiyorsunuz? Modelinizin üstündekileri tümüyle çıkarttırın. Sonra yüzü ve yalnız yüzü çevreleyerek fotoğraflarınızı çekin. Kesinlikle söylüyorum ki, bu portreler üzerinde görünmez çıplaklık açık bir kitap gibi okunacaktır. Nasıl mı? Neden mi? Orası hiç kuşkusuz bir gizlem.

Aşağıdan gelen bir tür parıltı, bir tür filtre gibi etki gösteren bir bedensel türüm söz konusudur, sanki çıplak ten yüze doğru bir sıcaklık ve renk buğusu salıyormuş gibi. Doğmak üzere olan, ama henüz görünmeyen güneşin varlığıyla tutuşmuş çevrenleri düşünüyor insan. Bu tensel yansıma portre için her zaman zenginleştiricidir, bir utanç ve hüzün izi taşıdığı zaman bile. Çünkü kimilerinin şarabı hüzünlü olduğu gibi, çıplaklığı içli olabilir insanın. Ama çıplak-portrenin baskın yanı özel bir ayrımdır daha çok, içinde gözü peklik, cömertlik, aynı zamanda bir şenlik havası bulunan bir ayrım, çünkü böyle taşınan bir çıplaklık aynı zamanda hem karşılıksız, hem olağandışıdır, armağanlar gibi. Bunun tersine, sıradan portrenin -çıplak yüz, giyinik beden- üzerinde yüzün, giysilerden oluşmuş bir manken üzerindeki bu tek canlının sürgünlüğü, kravatla, gömleğin yakasıyla bedenden koparılmış durumda, yalnızlığının bunalımı okunur. Gündüz giysilerden oluşmuş bir zindana, gece çarşaflardan bir kozaya kapattığımız bu kocaman, kırılgan ve içli dışlı hayvan -bedenimiz-, en sonunda havaya ve ışığa bırakılınca, gözlerimize dek yansıyan sevinçli ve saf bir varlıkla çevreler sanki bizi.

Çıplak -portrenin aydınlattığı yüzde yakalayıp yalıtmadığı da bu yansıma işte.

Kısa Düzyazılar. Çeviren: Tahsin YÜCEL. Yapı Kredi Yayınları 1993. s.96-98

Yazar Hakkında

Fotoğrafçılık, Fotoğraf Makineleri, Fotoğraf Ekipmanları Hakkında Bilgi ve Haberleri İçeren Fotoğraf Severlerin Buluşma Noktası.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.